Gönüllü üyeliğe dayanmayan örgütlenmelerin sivil toplum kuruluşu sziayılmaması gerekse de TOBB gibi kuruluşların sivil toplum kuruluşu olarak ve de merkezi hükümetçe öncelikle muhatap alındığı bir dönemden geçtiğimiz için Ziraat Odasını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Ama daha da önemlisi Ziraat Odası bir tarımsal örgütlenme modelidir.
Tarımın Antalya-Bursa yöreleri gibi Çukurova’ da narenciye başta olmak üzere merkezi bir yerinde olan Mersin’de Ziraat Odasının önemi daha da artmaktadır. Odanın demokratik yapısı,kır yoksullarının örgütü olmayışı gibi kuşkusuz tartışılabilecek yönleri vardır. Bunlar ayrı konular…
Dün Mersin’de yapılan Ziraat Odası seçimleri sonucu,yıllardır bu örgütün başında olan,neredeyse Oda ile adı özleşmiş olan saygıdeğer büyüğümüz Sn. Salim Ongun yerine yine yakından tanıdığım genç bir arkadaşımız Cengiz Gökçel işbaşına gelmiştir. Sn. Ongun kentte sevilen,saygın bir kimliğe sahiptir. Bu saygınlığını,deneyimini yeni yönetiminde her zaman değerlendireceğine inanıyorum. Ben de kendi adıma Sn. Ongun’un geçmişteki hizmetlerini saygı ile anıyorum.
Ziraat Odası gibi önemli kurumlarda yönetim değişikliği olurken bu olgu salt o koltuktaki fotoğrafın değişimi ve kaybedenleri ötekileştiren bir değişiklik olmamalıdır. Baki Gökçel gibi sevilen bir babanın oğlu olan Cengiz Gökçel genç,enerjik,dinamik yapısı ile Ziraat Odası çalışmalarına yeni açılımlar getirmelidir. Ülkemizde ve Mersin’de tarımın bitirilmeye çalışıldığı bu dönemde birtakım çabalar ve savaşım içerisine girilmelidir.
Yeni yönetime tüm siyasi partiler ve kuruluşlar destek olmalıdır. Benim de yeni yönetime meslekten kaynaklı iki önerim olacaktır.
1-Kırsal alanda yaşayan tarımsal üretimde bulunan öncelikle küçük ve orta ölçekte tarım işletmeciliği yapan üreticilerin “TARIMSAL ÜRETİM KOOPERATİFLERİ” n de örgütlenmeleri konusunda sonuç alıcı eğitim çalışmaları yaparak öncülük edilmesi. Tarımsal üreticilerin siyasal olarak güçlenmeleri ,parlamentoda temsil edilebilmeleri,ekonomik olarak güçlenebilmeleri,tarımsal ürünlerinin değerlendirilmesinin tek çözümü tarımsal kooperatiflerde örgütlenmektir. Yatırım açlığı çeken Mersin’de tarımsal yatırımların gerçekleşmesinin aracı da tarımsal kooperatifçilik olmalıdır. Bu konuda yeni yönetim çalışma proğramının öncelikleri arasına tarımsal kooperatif örgütlenmesinin alınmasını öneriyorum.
2-Çukurova Üniversitesi- Ziraat Fakültesi,TMMOB –Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi ve Mersin Şubesi ile Ziraatçılar Derneği,Mersin Üniversitesi,Ticaret ve Sanayi Odası,Belediyeler gibi kuruluşlar ile tarımsal konuda bilimsel araştırma yapan kurumlarla ortak ARAŞTIRMA – GELİŞTİRME çalışmalarına başlanması. Bu çerçevede Alata’nın da tarımsal araştırma merkezi olarak daha modern biçimde değerlendirilmesi konusunda TZOB ve TMMOB-Ziraat Mühendisleri Odası ile birlikte merkezi hükümet nezdinde girişimlerde bulunulması.
Cengiz Gökçel ve seçilen yeni yöneticilerin Ziraat Odasında yeni bir beyaz sayfa açarak dinamik bir çalışma proğramı içerisinde Mersin tarım ürecilerine katkı sağlayacağına inancı ile başarılar diliyorum.
4 Ekim 2008 Cumartesi
*TARIM VE CHP
CHP Genel Merkezi Bilim ve Kültür Platformu Çalışma Gruplarının hazırladığı raporlardan birinin konusu da TARIM.
Raporun girişinde tarımın önemi,Osmanlı Devletinden itibaren tarımdaki gelişmeler,Atatürk döneminde yapılan çalışmalar,1950 sonrası-1980 sonrası değişimler anlatılmaktadır. Tarımın genel ekonomi içerisindeki yeri,tarımsal nüfus ve tarımsal işletmeler,tarımsal girdiler,üretim planlaması,tarımda özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişi anlatılmakta. Dünya Ticaret Örgütü-AB-IMF ve Dünya Bankasının Türk tarımı ve çiftçisine bakışı değerlendiriliyor.
Balıkçılıktan seracılığa kadar sorunlar açıklanırken pamuk,narenciye,fındık,tütün,zeytin,patates,mısır gibi birçok ürün özelinde değerlendirme yapılmıştır.
Raporun sonuç bölümünde AKP’ nin tarımı nasıl çökerttiği,CHP’ nin tarımda neler yapacağı teker,teker açıklanırken CHP’ nin çiftçiye verdiği sözler somut olarak sıralanmıştır.
Ben bu bağlamda TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİK konusuna ilave ve vurgu yapmak istiyorum.Kır yoksullarının,çiftçilerin yoksulluk sarmalından kurtulabilmeleri,giderek büyüyen işsizlik sorunlarının önlenebilmesi,ekonomik ve demokratik haklarını alarak,sorunları çözümlenmiş olarak siyasal güç haline gelebilmeleri üreticilerin demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenebilmeleri ile olasıdır.Anayasamız ve Devlet Kalkınma Planlarında her dönem kooperatifçiliğin önemi,özendirilmesi ve desteklenmesi öngörülmüş iken durum hiç de öyle değil. 12 Eylül 1980 darbesinin ülkemizde parlamentodan başlayarak birçok demokratik kuruluşu kapattığını,yöneticilerini yıllarca haksız yere cezaevlerine kapattığını beraat ile sonuçlanan davalar sonucu birçok kişinin cezaevi koşullarının da etkisi ile canlarını yitirdiğini anımsamakta yarar var.Yunanistan’da faşist diktatör Metaxas ve askeri cunta döneminde ,İtalya’da faşist Mussolini zamanında da kooperatif hareketin,örgütlenmenin yok edildiğini biliyoruz. Ancak.adı geçen ülkeler gibi birçok ülkede ,AB üyesi ülkelerde bugün tarımsal kooperatifçilik örgütlenmesi genel ekonomi içerisinde çok önemli yer tutar konuma gelmiştir. Oysa, ülkemizde ne olmuştur? 12 Eylül darbesi Türkiye’de KÖY-KOOP (Köy Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatif Birlikleri Merkez Birliği) çatısı altında gelişen,demokratik halk kooperatifçiliği hareketini,KÖY-KOOP’u kapatarak ,yöneticilerini cezaevine yollayarak ,kooperatiflere desteği kaldırarak önlemiştir. Arkasından 24 Ocak 1980 kararları ile neoliberal düzene geçişin temelleri atılmıştır. Ne yazık ki aradan 26 yıl geçmesine karşın faşist hareketlerin balyozunu yemiş batı ülkeleri kooperatif hareket örgütlenmesini küllerinden yeniden doğarak daha canlı kılarken ,ülkemizde kooperatifçiliğin “K” sı bile yok. Demokratik hak ve özgürlükleri kullandırmayan yönetimlerden kooperatif örgütlenmesini özendirmeleri de zaten beklenmemelidir. Mevcut siyasi iktidar ve neoliberal ekonomiden yana partilerin ülkemizde kooperatifçilik hareketinin gelişimini istemeyeceği bilinmelidir. Çünkü kır yoksulları,köylüler demokratik halk kooperatiflerinde güçlü bir biçimde örgütlenmeleri halinde ekonomik yönden güçleneceklerdir. Ekonomik yönden güçlenen köylüler böylece siyasal yönden özgürce karar verme olanağına kavuşarak daha demokratik ve sağlıklı siyasal yapılanma gerçekleşecektir. İşte 12 Eylül 1980 darbesi ve uzantılarının Türkiye’de kooperatifçilik hareketini yok etmesinin CHP’nin ise bu hareketin güçlenmesini istemesini nedeni.Raporun”kooperatifçilik” bölümlerinin bu bağlamda analiz edilmesinde,değerlendirilmesinde yarar var.
CHP’li İl Genel Meclis Başkanı Sn. Ali Erdinç’in öncülüğünde partili diğer İl Genel Meclisi üyesi arkadaşları CHP’nin “Türkiye!de Tarım” başlıklı raporunu”kendi olanakları ile” çoğaltarak köylere,ilgili kişi ve kuruluşlara ulaştırmışlar.Arkadaşların bu çalışmalarını kutlamak gerekir diye düşünüyorum.İlgililer bu rapor sayesinde CHP’nin tarım politikasına ilişkin görüşleri ve iktidara geldiğinde yapacakları hakkında bilgi sahibi olacaklardır. Herkesin bu raporu “okuyarak” katkı sunmasında ,raporun kitleselleşmesinde ,her kesim tarafından okunmasında,bilinmesinde yarar olacaktır.
Raporun girişinde tarımın önemi,Osmanlı Devletinden itibaren tarımdaki gelişmeler,Atatürk döneminde yapılan çalışmalar,1950 sonrası-1980 sonrası değişimler anlatılmaktadır. Tarımın genel ekonomi içerisindeki yeri,tarımsal nüfus ve tarımsal işletmeler,tarımsal girdiler,üretim planlaması,tarımda özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişi anlatılmakta. Dünya Ticaret Örgütü-AB-IMF ve Dünya Bankasının Türk tarımı ve çiftçisine bakışı değerlendiriliyor.
Balıkçılıktan seracılığa kadar sorunlar açıklanırken pamuk,narenciye,fındık,tütün,zeytin,patates,mısır gibi birçok ürün özelinde değerlendirme yapılmıştır.
Raporun sonuç bölümünde AKP’ nin tarımı nasıl çökerttiği,CHP’ nin tarımda neler yapacağı teker,teker açıklanırken CHP’ nin çiftçiye verdiği sözler somut olarak sıralanmıştır.
Ben bu bağlamda TARIMSAL KOOPERATİFÇİLİK konusuna ilave ve vurgu yapmak istiyorum.Kır yoksullarının,çiftçilerin yoksulluk sarmalından kurtulabilmeleri,giderek büyüyen işsizlik sorunlarının önlenebilmesi,ekonomik ve demokratik haklarını alarak,sorunları çözümlenmiş olarak siyasal güç haline gelebilmeleri üreticilerin demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenebilmeleri ile olasıdır.Anayasamız ve Devlet Kalkınma Planlarında her dönem kooperatifçiliğin önemi,özendirilmesi ve desteklenmesi öngörülmüş iken durum hiç de öyle değil. 12 Eylül 1980 darbesinin ülkemizde parlamentodan başlayarak birçok demokratik kuruluşu kapattığını,yöneticilerini yıllarca haksız yere cezaevlerine kapattığını beraat ile sonuçlanan davalar sonucu birçok kişinin cezaevi koşullarının da etkisi ile canlarını yitirdiğini anımsamakta yarar var.Yunanistan’da faşist diktatör Metaxas ve askeri cunta döneminde ,İtalya’da faşist Mussolini zamanında da kooperatif hareketin,örgütlenmenin yok edildiğini biliyoruz. Ancak.adı geçen ülkeler gibi birçok ülkede ,AB üyesi ülkelerde bugün tarımsal kooperatifçilik örgütlenmesi genel ekonomi içerisinde çok önemli yer tutar konuma gelmiştir. Oysa, ülkemizde ne olmuştur? 12 Eylül darbesi Türkiye’de KÖY-KOOP (Köy Kalkınma ve Diğer Tarımsal Amaçlı Kooperatif Birlikleri Merkez Birliği) çatısı altında gelişen,demokratik halk kooperatifçiliği hareketini,KÖY-KOOP’u kapatarak ,yöneticilerini cezaevine yollayarak ,kooperatiflere desteği kaldırarak önlemiştir. Arkasından 24 Ocak 1980 kararları ile neoliberal düzene geçişin temelleri atılmıştır. Ne yazık ki aradan 26 yıl geçmesine karşın faşist hareketlerin balyozunu yemiş batı ülkeleri kooperatif hareket örgütlenmesini küllerinden yeniden doğarak daha canlı kılarken ,ülkemizde kooperatifçiliğin “K” sı bile yok. Demokratik hak ve özgürlükleri kullandırmayan yönetimlerden kooperatif örgütlenmesini özendirmeleri de zaten beklenmemelidir. Mevcut siyasi iktidar ve neoliberal ekonomiden yana partilerin ülkemizde kooperatifçilik hareketinin gelişimini istemeyeceği bilinmelidir. Çünkü kır yoksulları,köylüler demokratik halk kooperatiflerinde güçlü bir biçimde örgütlenmeleri halinde ekonomik yönden güçleneceklerdir. Ekonomik yönden güçlenen köylüler böylece siyasal yönden özgürce karar verme olanağına kavuşarak daha demokratik ve sağlıklı siyasal yapılanma gerçekleşecektir. İşte 12 Eylül 1980 darbesi ve uzantılarının Türkiye’de kooperatifçilik hareketini yok etmesinin CHP’nin ise bu hareketin güçlenmesini istemesini nedeni.Raporun”kooperatifçilik” bölümlerinin bu bağlamda analiz edilmesinde,değerlendirilmesinde yarar var.
CHP’li İl Genel Meclis Başkanı Sn. Ali Erdinç’in öncülüğünde partili diğer İl Genel Meclisi üyesi arkadaşları CHP’nin “Türkiye!de Tarım” başlıklı raporunu”kendi olanakları ile” çoğaltarak köylere,ilgili kişi ve kuruluşlara ulaştırmışlar.Arkadaşların bu çalışmalarını kutlamak gerekir diye düşünüyorum.İlgililer bu rapor sayesinde CHP’nin tarım politikasına ilişkin görüşleri ve iktidara geldiğinde yapacakları hakkında bilgi sahibi olacaklardır. Herkesin bu raporu “okuyarak” katkı sunmasında ,raporun kitleselleşmesinde ,her kesim tarafından okunmasında,bilinmesinde yarar olacaktır.
*KADIN ÖRGÜTLENMESİ VE KOOPERATİFÇİLİK
Kadınların gönüllülük ilkesine dayalı demokratik olarak kooperatiflerinde örgütlenerek ekonomik ve sosyal/demokratik sorunlarına çözüm aramaları 1800’lü yılların ortalarına dayanmaktadır. Kuşkusuz, kooperatif örgütlenme kadın/erkek bir arada ve hayatın her alanında çok önemli bir modeldir. Maalesef Türkiye’de 12 Eylül 1980 hareketi ile beraber birçok demokratik kazanımlar yok edildiği gibi özellikle kırsal alandaki demokratik halk kooperatifleri ve kooperatifçilik de yok edilmiştir.
TİME dergisi 24mart 2008 tarihli sayısı “DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 10 DÜŞÜNCE” yi kapak yapmıştır. Bu 10 düşünceden birisi de “Çalışan Kadınlara Küçük Krediler Sağlanması ve Kullandırılmasındaki Mucize” başlığı ile yer almıştır. 2001’de 4 milyar dolar olan kredi miktarı 2006’da 25 milyar dolara çıkmıştır. 1970’den 2006’ya 100 milyon kişi bu yolla kredi almış. Bunu salt ekonomik katkı olarak algılamamak gerek,toplumsal katkıda sağlamaktadır.
Ülkemizde de 2000’li yıllarda kurulan kadın kooperatifleri mevcuttur. Bunların çoğu İstanbul. Sakarya ve Kocaeli bölgesindedir. 30 işletme kooperatifi, 5 ev eksenli çalışanlar küçük sanat kooperatifi, 2(Çorum ve Osmaniye) tüketim,2(Söke ve Kocaeli) konut,1 tarımsal amaçlı(yağlar köyü) kadın kooperatifi mevcuttur. Bu kooperatiflerin yurt dışı (AB—FAO—ve bazı vakıflar,v.b…) ve yurt içi bazı kredi kaynaklarından yararlanma olanağı vardır.
Kadınlarımızın el emeklerini değerlendirmesinden, sosyal çalışmalara ( tiyatro,müzik,v.b…) kadar çok yönde üretici hale gelmesini, örgütlenmesini sağlayacak, dayanışma içerisinde olmalarına ortam hazırlayacak, istihdam fırsatı sağlayacak, yaygınlaşan işsizlik ve yoksulluk sorununa bir ölçüde katkı sağlayacak kooperatiflerde örgütlenmeleri kadınlarımızın siyasette de daha güçlü yer almaları için fırsat olacaktır.
En az 7 kişi ile kurulabilecek kadın kooperatifleri daha sonra bir araya gelerek Kooperatif Birlikleri biçiminde üst örgütlenmeye gittiklerinde daha da güçlü hale geleceklerdir.
Yukarıda verilen çok özet bilgilerden sonra kırsal alanda ve kentte yaşayan Mersin’li kadınların da değişimi yakalayarak kadın kooperatiflerinde örgütlenme modelini düşünmelerinde,değerlendirmelerinde yarar var. Partilerin kadın kolları, KA-DER, KAL—DER,ÇağdaşYaşamı Destekleme Derneği, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği v.b… örgütlerdeki kadınlarımızın birde bu açıdan kadın sorunlarına bakmaları açılım sağlayabilir.
Kadınlarımızın birlik, beraberlik ve dayanışma içinde kooperatiflerde örgütlenerek değişimin öncüsü olacakları mutlaktır. Bu olgu geç de olsa zaten gerçekleşecektir. Önemli olan zamanı ıskalamadan işe başlamaktır.
TİME dergisi 24mart 2008 tarihli sayısı “DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 10 DÜŞÜNCE” yi kapak yapmıştır. Bu 10 düşünceden birisi de “Çalışan Kadınlara Küçük Krediler Sağlanması ve Kullandırılmasındaki Mucize” başlığı ile yer almıştır. 2001’de 4 milyar dolar olan kredi miktarı 2006’da 25 milyar dolara çıkmıştır. 1970’den 2006’ya 100 milyon kişi bu yolla kredi almış. Bunu salt ekonomik katkı olarak algılamamak gerek,toplumsal katkıda sağlamaktadır.
Ülkemizde de 2000’li yıllarda kurulan kadın kooperatifleri mevcuttur. Bunların çoğu İstanbul. Sakarya ve Kocaeli bölgesindedir. 30 işletme kooperatifi, 5 ev eksenli çalışanlar küçük sanat kooperatifi, 2(Çorum ve Osmaniye) tüketim,2(Söke ve Kocaeli) konut,1 tarımsal amaçlı(yağlar köyü) kadın kooperatifi mevcuttur. Bu kooperatiflerin yurt dışı (AB—FAO—ve bazı vakıflar,v.b…) ve yurt içi bazı kredi kaynaklarından yararlanma olanağı vardır.
Kadınlarımızın el emeklerini değerlendirmesinden, sosyal çalışmalara ( tiyatro,müzik,v.b…) kadar çok yönde üretici hale gelmesini, örgütlenmesini sağlayacak, dayanışma içerisinde olmalarına ortam hazırlayacak, istihdam fırsatı sağlayacak, yaygınlaşan işsizlik ve yoksulluk sorununa bir ölçüde katkı sağlayacak kooperatiflerde örgütlenmeleri kadınlarımızın siyasette de daha güçlü yer almaları için fırsat olacaktır.
En az 7 kişi ile kurulabilecek kadın kooperatifleri daha sonra bir araya gelerek Kooperatif Birlikleri biçiminde üst örgütlenmeye gittiklerinde daha da güçlü hale geleceklerdir.
Yukarıda verilen çok özet bilgilerden sonra kırsal alanda ve kentte yaşayan Mersin’li kadınların da değişimi yakalayarak kadın kooperatiflerinde örgütlenme modelini düşünmelerinde,değerlendirmelerinde yarar var. Partilerin kadın kolları, KA-DER, KAL—DER,ÇağdaşYaşamı Destekleme Derneği, Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği v.b… örgütlerdeki kadınlarımızın birde bu açıdan kadın sorunlarına bakmaları açılım sağlayabilir.
Kadınlarımızın birlik, beraberlik ve dayanışma içinde kooperatiflerde örgütlenerek değişimin öncüsü olacakları mutlaktır. Bu olgu geç de olsa zaten gerçekleşecektir. Önemli olan zamanı ıskalamadan işe başlamaktır.
*İŞSİZLİK - YOKSULLUK ve BELEDİYELER
İşsizlik ve yoksulluk bugün ülkemizde ve dünyada yaşanan en önemli sorunların başında gelmektedir. Kuşkusuz bu sorun yeni değildir. 19.yy.başında İngiltere gibi liberal ekonominin en yaygın,acımasız uygulandığı ülkelerde yoksulluk ve buna bağlı göç olgusu için özel yasalar çıkarılmıştı.BM. 2005 yılını Yoksullukla Mücadelede “Karar Yılı” ilan etmişti. Ama, hala dünyada bir milyar insan günde 1 doların altında gelir ile yaşamaktadır.
Günümüzde özellikle Avrupa ve Güney Amerika’da sol yönetimlerin işbaşına geldiği ülkelerde bu bağlamda çok ciddi sosyal politikalar geliştirilmiştir. Bu yöndeki olumlu çabalarına karşın İngiltere.Fransa,Almanya gibi ülkelerde yönetimler,liderlerin durumu sarsılmaktadır. Türkiye özelinde de bugün % 30’lara gerileyen tarım sektörünün % 10 ve daha aşağılara çekilme planı,proğramı kırsal alandan kentlere göçü daha da arttıracağından mevcut işsizlik ve yoksulluk oranı önümüzdeki yıllarda hızla yükselme eğilimi gösterecektir. Bu nedenle merkezi hükümet ve belediyeler ,siyasi partiler yeni somut sosyal politikalar,projeler üretme durumundadırlar.Bu konuda inandırıcı ,başarılı,somut projeler üreten siyasi partilerin iktidar şansı bulacağı kesindir.
Yoksulluk sınırı ve altında yaşayan işsizlere “ASGARİ GELİR DESTEĞİ” uygulaması değerlendirilmelidir. En doğrusu merkezi hükümetçe bu konuda yasal düzenleme yapılmasıdır. Bu bağlamda Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma fonu uygulaması yeniden düzenlenmelidir. Bu fonun kullanımında yetki Valiliklerden Belediyelere aktarılmalı ve sadece aylık gelir desteği biçiminde uygulama başlatılmalıdır. Zaten,belediyelerin yerel ortak nitelikteki gereksinmeleri karşılamak üzere kurulduğu Belediye Yasasının 3. maddesinde yer almıyor mu ? Yine Belediye Yasasının 14. maddesi “sosyal yardım ve hizmet” yapmayı belediyelere görev olarak vermemiş mi? Yine aynı madde belediye hizmetlerinin sunumunda “düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır” hükmünü getirmemiş midir ? Belediyelerin yetkilerini belirleyen yasanın 15. maddesi ( 3.maddeye koşut olarak ) belediyelerin belde sakinlerinin yerel ortak nitelikteki gereksinmelerini karşılamak amacıyla her türlü faaliyet ve girişimde bulunacağı hükmünde değil midir?
Öyle ise Belediye Yasasının belediyelere verdiği bu sosyal görev ve yetkiler yoksulluk ve işsizliğe çözüm bağlamında analiz edilerek somut çözümler getirici doğrultuda uygulamaya gidilmeli,İçişleri Bakanlığından da bu anlamda yasanın anılan hükümlerine açılım getirmesi sağlanmalıdır.
Mevcut hükümet önümüzdeki dönemde belki de bu bağlamda bir yasal düzenlemeye gidebilir,bunu oya tahvil etmek amacı ile politik bir manevra yapabilir. Ancak,CHP gibi sosyal politikalara önem veren partilerin ve CHP belediyelerinin bu uygulama konusunda yetkinin ( Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu da belediyelere devredilerek) Belediyelere aktarılmasına öncülük etmeli,savaşım vermelidir. Yoksa,hükümetin yapacağı bir düzenleme sonrası muhalefet söylemlerinin inandırıcılığı olmayacaktır.
Yoksulluk sınırı altında yaşayan işsizlere “aylık asgari gelir desteği” uygulamasını insanlara balık tutmayı öğretmek gibi bir nevi neoliberal bir düşünce çerçevesinde karşı çıkmak da doğru değildir. Çünkü,bir bilim adamımızın dediği gibi balık varsa tutulur. Türkiye’de tutulacak balık kalmadığından böyle bir formül çözüm olarak önerilmektedir.
Ekonomi gelişse bile istihdam artmadan insanların kaderi değişmiyor. Yoksullukla savaşım temel insan haklarındandır.Sosyal politikanın temeli insanlara insanca yaşama fırsatı sağlamaktır. Kuşkusuz bunun öncüsü sosyal demokrat partiler ve belediyelerinin başkanları olmalıdır. Mersin B.Şehir Belediyesi de sosyal politikasını bu eksende proje haline getirerek merkezi hükümet nezdinde ( partisinin de genel merkez düzeyinde desteğini alarak) projesinin,iddiasının mücadelesini başlatmalıdır.
Günümüzde özellikle Avrupa ve Güney Amerika’da sol yönetimlerin işbaşına geldiği ülkelerde bu bağlamda çok ciddi sosyal politikalar geliştirilmiştir. Bu yöndeki olumlu çabalarına karşın İngiltere.Fransa,Almanya gibi ülkelerde yönetimler,liderlerin durumu sarsılmaktadır. Türkiye özelinde de bugün % 30’lara gerileyen tarım sektörünün % 10 ve daha aşağılara çekilme planı,proğramı kırsal alandan kentlere göçü daha da arttıracağından mevcut işsizlik ve yoksulluk oranı önümüzdeki yıllarda hızla yükselme eğilimi gösterecektir. Bu nedenle merkezi hükümet ve belediyeler ,siyasi partiler yeni somut sosyal politikalar,projeler üretme durumundadırlar.Bu konuda inandırıcı ,başarılı,somut projeler üreten siyasi partilerin iktidar şansı bulacağı kesindir.
Yoksulluk sınırı ve altında yaşayan işsizlere “ASGARİ GELİR DESTEĞİ” uygulaması değerlendirilmelidir. En doğrusu merkezi hükümetçe bu konuda yasal düzenleme yapılmasıdır. Bu bağlamda Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma fonu uygulaması yeniden düzenlenmelidir. Bu fonun kullanımında yetki Valiliklerden Belediyelere aktarılmalı ve sadece aylık gelir desteği biçiminde uygulama başlatılmalıdır. Zaten,belediyelerin yerel ortak nitelikteki gereksinmeleri karşılamak üzere kurulduğu Belediye Yasasının 3. maddesinde yer almıyor mu ? Yine Belediye Yasasının 14. maddesi “sosyal yardım ve hizmet” yapmayı belediyelere görev olarak vermemiş mi? Yine aynı madde belediye hizmetlerinin sunumunda “düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır” hükmünü getirmemiş midir ? Belediyelerin yetkilerini belirleyen yasanın 15. maddesi ( 3.maddeye koşut olarak ) belediyelerin belde sakinlerinin yerel ortak nitelikteki gereksinmelerini karşılamak amacıyla her türlü faaliyet ve girişimde bulunacağı hükmünde değil midir?
Öyle ise Belediye Yasasının belediyelere verdiği bu sosyal görev ve yetkiler yoksulluk ve işsizliğe çözüm bağlamında analiz edilerek somut çözümler getirici doğrultuda uygulamaya gidilmeli,İçişleri Bakanlığından da bu anlamda yasanın anılan hükümlerine açılım getirmesi sağlanmalıdır.
Mevcut hükümet önümüzdeki dönemde belki de bu bağlamda bir yasal düzenlemeye gidebilir,bunu oya tahvil etmek amacı ile politik bir manevra yapabilir. Ancak,CHP gibi sosyal politikalara önem veren partilerin ve CHP belediyelerinin bu uygulama konusunda yetkinin ( Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu da belediyelere devredilerek) Belediyelere aktarılmasına öncülük etmeli,savaşım vermelidir. Yoksa,hükümetin yapacağı bir düzenleme sonrası muhalefet söylemlerinin inandırıcılığı olmayacaktır.
Yoksulluk sınırı altında yaşayan işsizlere “aylık asgari gelir desteği” uygulamasını insanlara balık tutmayı öğretmek gibi bir nevi neoliberal bir düşünce çerçevesinde karşı çıkmak da doğru değildir. Çünkü,bir bilim adamımızın dediği gibi balık varsa tutulur. Türkiye’de tutulacak balık kalmadığından böyle bir formül çözüm olarak önerilmektedir.
Ekonomi gelişse bile istihdam artmadan insanların kaderi değişmiyor. Yoksullukla savaşım temel insan haklarındandır.Sosyal politikanın temeli insanlara insanca yaşama fırsatı sağlamaktır. Kuşkusuz bunun öncüsü sosyal demokrat partiler ve belediyelerinin başkanları olmalıdır. Mersin B.Şehir Belediyesi de sosyal politikasını bu eksende proje haline getirerek merkezi hükümet nezdinde ( partisinin de genel merkez düzeyinde desteğini alarak) projesinin,iddiasının mücadelesini başlatmalıdır.
*ÜRETİCİ ÖRGÜTLENMESİ
1968’de Fransa’da başlayan Avrupa’daki öğrenci direniş hareketi önderleri bugün Fransa,Almanya gibi ülkelerde milletvekili,bakan olarak devletlerinin yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Bizde ise o dönemin liderleri darağacına layık görüldü,öldürüldü,değişik biçimlerde etkisizleştirildi,yok edildi.
12 Eylül 1980 dönemi ve öncesi de Avrupa’da kimi ülkeler faşist rejimle yönetilmekte idi. Ama,bugün bu ülkeler tüm kurumları ile yeniden doğarak demokratikleşmede ve kalkınmada daha üst düzeylere gelmelerine karşın ülkemizde ise, 12 Eylül askeri yönetimi parlamento başta olmak üzere demokratik kurumları teker,teker yok etmiştir. Ancak,bugün 12 Eylül öncesi kurumları bırakın daha ileri taşımayı,12 Eylül öncesi yapılanma dahi oluşturulamamıştır. İşte bunlardan birisi de 1980 öncesi kırsal alanda yaşayanların ,köylülerin demokratik halk kooperatiflerinde KÖY-KOOP. çatısı altında örgütlenmesi 12 Eylül askeri yönetimince yok edilmiştir. Ne yazık ki bugün halen köylülerin demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenmelerinin yolunu açacak önlemler alınmamaktadır,bunun savaşımı verilmemektedir.
Bugün ülkemizde mevcut tarım satış kooperatif birlikleri,tarım kredi kooperatif birlikleri tarımdaki üreticilerin ,köylülerin,kır yoksullarının demokratik örgütlenmesi değildir. Gelişmiş ülkelerde örneklerini gördüğümüz demokratik kooperatifçilik ile hiç ilgileri yoktur. Bunlar hükümetlerin güdümündeki arpalıklardır. Ziraat Odaları da köylülerin, tarımla geçimini sağlayanların kurtuluşu için kucaklayıcı, kurtarıcı bir yapılanma içerisinde değildir.
Ekonomik güç siyasi gücü doğurur. Köylülerin de ekonomik açıdan güçlenmedikçe bir siyasi güç haline gelmeleri ,parlamentoda temsil edilebilmeleri olası değildir. 1977’de B.Ecevit bu olguyu görmüştü.Köy kooperatifçiliği ve örgütlenmesini desteklemişti. Bu söylemleri ile iktidara taşınmıştı. Bu arada demokratik halk kooperatifçiliği önderleri (KÖYKOOP örgütlenmesi altında) Adana’dan,Samsun’dan,Denizli’den ve daha birçok ilden temsilcilerini TBMM’e göndermişlerdi.Fakat,ne yazık ki o dönemde de bırakınız sağ partileri solda dahi köylülerin sırtından TBMM’e gelmeyi alışkanlık haline getiren kimi milletvekilleri ,bakanlar dahi bu oluşumdan,güçlenmeden rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Kuşkusuz biraz da bu gelişmeler solu ,CHP’yi daha da güçlendirdiği içindir ki 12 Eylül darbesi yapılmıştır.
Günümüzde de köylü,çiftçi edebiyatı yaparak kendilerini güç haline getiren sağ siyasi partiler ve marjinal de olsa zaman,zaman solda dahi siyaset yapanlar vardır. Bunlar Devletin hantal yapısından yararlanarak,bürokrasiden güç alarak statükodan yana olanlardır. Oysa artık,toplumsal dönüşüme gereksinme vardır. Bunun bir parçası olarak da tarımın çöküşünü önlemek gerekir. Kısa erimde kırsal alanda yaşayanların %36’dan %10’a düşürülmesinin hedeflenmesi beraberinde kırsal alanda işsizlik,yoksulluk v açlığı beraberinde getirmektedir.
Tarımda çöküşü önlemek için ABD’yi yeniden keşfetmeye gereksinim yoktur. 1980 öncesi B.Ecevit’in “ne ezilen ne ezen insanca,hakça bir düzen”,”toprak işleyenin su kullananındır” sloganları ile bütünleşen demokratik yönetimlere sahip halk kooperatifçiliğinin,köy kooperatifçiliğinin örgütlenmesinin önünü açmak,bu kooperatiflere projeye dayalı yatırım desteği,ilaç,gübre,mazot,makine ve ekipman gibi tarımsal girdileri için mali destek zorunludur.Çıkış buradadır. Kır yoksullarının demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenmesini istemek her demokratın,yurtseverin öncelikli istemleri arasında olmalıdır.
12 Eylül 1980 dönemi ve öncesi de Avrupa’da kimi ülkeler faşist rejimle yönetilmekte idi. Ama,bugün bu ülkeler tüm kurumları ile yeniden doğarak demokratikleşmede ve kalkınmada daha üst düzeylere gelmelerine karşın ülkemizde ise, 12 Eylül askeri yönetimi parlamento başta olmak üzere demokratik kurumları teker,teker yok etmiştir. Ancak,bugün 12 Eylül öncesi kurumları bırakın daha ileri taşımayı,12 Eylül öncesi yapılanma dahi oluşturulamamıştır. İşte bunlardan birisi de 1980 öncesi kırsal alanda yaşayanların ,köylülerin demokratik halk kooperatiflerinde KÖY-KOOP. çatısı altında örgütlenmesi 12 Eylül askeri yönetimince yok edilmiştir. Ne yazık ki bugün halen köylülerin demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenmelerinin yolunu açacak önlemler alınmamaktadır,bunun savaşımı verilmemektedir.
Bugün ülkemizde mevcut tarım satış kooperatif birlikleri,tarım kredi kooperatif birlikleri tarımdaki üreticilerin ,köylülerin,kır yoksullarının demokratik örgütlenmesi değildir. Gelişmiş ülkelerde örneklerini gördüğümüz demokratik kooperatifçilik ile hiç ilgileri yoktur. Bunlar hükümetlerin güdümündeki arpalıklardır. Ziraat Odaları da köylülerin, tarımla geçimini sağlayanların kurtuluşu için kucaklayıcı, kurtarıcı bir yapılanma içerisinde değildir.
Ekonomik güç siyasi gücü doğurur. Köylülerin de ekonomik açıdan güçlenmedikçe bir siyasi güç haline gelmeleri ,parlamentoda temsil edilebilmeleri olası değildir. 1977’de B.Ecevit bu olguyu görmüştü.Köy kooperatifçiliği ve örgütlenmesini desteklemişti. Bu söylemleri ile iktidara taşınmıştı. Bu arada demokratik halk kooperatifçiliği önderleri (KÖYKOOP örgütlenmesi altında) Adana’dan,Samsun’dan,Denizli’den ve daha birçok ilden temsilcilerini TBMM’e göndermişlerdi.Fakat,ne yazık ki o dönemde de bırakınız sağ partileri solda dahi köylülerin sırtından TBMM’e gelmeyi alışkanlık haline getiren kimi milletvekilleri ,bakanlar dahi bu oluşumdan,güçlenmeden rahatsızlık duymaya başlamışlardı. Kuşkusuz biraz da bu gelişmeler solu ,CHP’yi daha da güçlendirdiği içindir ki 12 Eylül darbesi yapılmıştır.
Günümüzde de köylü,çiftçi edebiyatı yaparak kendilerini güç haline getiren sağ siyasi partiler ve marjinal de olsa zaman,zaman solda dahi siyaset yapanlar vardır. Bunlar Devletin hantal yapısından yararlanarak,bürokrasiden güç alarak statükodan yana olanlardır. Oysa artık,toplumsal dönüşüme gereksinme vardır. Bunun bir parçası olarak da tarımın çöküşünü önlemek gerekir. Kısa erimde kırsal alanda yaşayanların %36’dan %10’a düşürülmesinin hedeflenmesi beraberinde kırsal alanda işsizlik,yoksulluk v açlığı beraberinde getirmektedir.
Tarımda çöküşü önlemek için ABD’yi yeniden keşfetmeye gereksinim yoktur. 1980 öncesi B.Ecevit’in “ne ezilen ne ezen insanca,hakça bir düzen”,”toprak işleyenin su kullananındır” sloganları ile bütünleşen demokratik yönetimlere sahip halk kooperatifçiliğinin,köy kooperatifçiliğinin örgütlenmesinin önünü açmak,bu kooperatiflere projeye dayalı yatırım desteği,ilaç,gübre,mazot,makine ve ekipman gibi tarımsal girdileri için mali destek zorunludur.Çıkış buradadır. Kır yoksullarının demokratik halk kooperatiflerinde örgütlenmesini istemek her demokratın,yurtseverin öncelikli istemleri arasında olmalıdır.
*YOKSULLUKLA MÜCADELE POLİTİKASI
2000 yılına girerken ülkemiz yoksullukla çok daha çarpıcı biçimde yüz yüze gelmiştir. Yoksulluğu önlemede orta ve uzun erimli yeni politikalar oluşturulur iken kısa erimde neler yapılabilir? Bu konuda reel sosyal politikalara gereksinme vardır.
Ekonomide,sektörel büyümenin istihdam artışı yaratacağı olgusu ILO dahil birçok uluslar arası kuruluşta artık anlamını yitirmeye başlıyor. Büyümenin tek başına çözüm olmadığı ileri sürülmektedir.
Ülkemiz için iki önemli olguyu vurgulamak gerekir. Birincisi izlenen bilinçli politikalar sonucu tarım çözülmekte,çökmekte,1.5 milyon kişi tarımdan koparken giderek artan yeni işsizlerin oluşması. İkincisi,kentlerin artık yoksulların mekanlarında tutunmalarını zorlaştırmaları.(her ikisi de Mersin için çok önemlidir).
Ülkemizde 6 milyon kişi gıda yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Nüfusun % 3.4’ü günde 1doların altında,% 18’i 2 doların altında tüketim düzeyi ile yaşamlarını sürdürmektedirler.
Yoksulluğa kısa erimli çözüm olarak bazı akademisyenlerce,kurumlarca bu AİLELERE (belki ev kadınları aracılığı ile) SINIRLI---DÜZENLİ NAKİT GELİR DESTEĞİ POLİTİKASI önerilmektedir. Bu konuda Boğaziçi Üniversitesince 24 senaryo üzerine teknik çalışmalar mevcuttur.Örneğin iki aşamalı düşünülen bir çalışmada;
1.aşama………..Günde 2.15 doların altında günlükle yaşayanlar(nüfusun %14’ü)
Ayda 65 dolar gelir desteği(1.7 milyon aileye)
GSMH’nın binde 56’sını oluşturuyor.
2.aşama ………yani daha sonraki aşamada düşünülebilecek ise;
Ayda 100 dolar gelir desteği. GSMH’nın binde 87’sini oluşturuyor.
Bu rakamlar yoksul ailelere ayda65—100 dolarlık gelir desteğinin kaynak anlamında ülke bütçesinde önemli bir yer tutmadığını kanıtlamaktadır. Demek ki KAYNAK KITLIĞI diye bir mazeret söz konusu değildir.
Olayın tartışılan diğer boyutu böyle bir yardımın insanları tembelliğe alıştıracağı veya insan onuruna uygun olmadığı savı.Acaba öyle mi?
Örneğin CHP “sıfır açlık projesi”ne vurgu yaparken sadaka kültürünün bir parçası haline dönüştürmekten söz etmekte,AİLE YARDIMI anlayışını netleştirmediklerini açıklamakta.Ancak,meseleyi şu kadar para vereceğiz noktasına indirgemenin doğru olmayacağını açıklamıştır. SOSYAL DEVLET ilkesine öncelik veren CHP ,bir taraftan netleştirilmeyen aile yardımı politikasından söz ederken diğer taraftan nakit gelir desteği politikasına ise sıcak bakmadığını ifade ediyor.
Yukarıda bir akademik öneri bir de sosyal politikalara önem veren bir siyasal partinin örtüşmeyen görüşleri açıklanmıştır. Ancak,1900’lü yıllar biterken ülke gündeminde büyük sorun haline gelen yoksulluğa çözüm konusunda kısa erimli acil ekonomik politikalar geliştirilmesi gerektiği de zorunludur. Bu bağlamda Mersin özelinde de Belediyeler, Kent Konseyinin,başta kadın dernekleri olmak üzere sivil toplum hareketlerinin de bu soruna yönelik çalışmaya bir uçtan başlamaları gerekir diye konuyu gündeme taşımak istedim.
Ekonomide,sektörel büyümenin istihdam artışı yaratacağı olgusu ILO dahil birçok uluslar arası kuruluşta artık anlamını yitirmeye başlıyor. Büyümenin tek başına çözüm olmadığı ileri sürülmektedir.
Ülkemiz için iki önemli olguyu vurgulamak gerekir. Birincisi izlenen bilinçli politikalar sonucu tarım çözülmekte,çökmekte,1.5 milyon kişi tarımdan koparken giderek artan yeni işsizlerin oluşması. İkincisi,kentlerin artık yoksulların mekanlarında tutunmalarını zorlaştırmaları.(her ikisi de Mersin için çok önemlidir).
Ülkemizde 6 milyon kişi gıda yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Nüfusun % 3.4’ü günde 1doların altında,% 18’i 2 doların altında tüketim düzeyi ile yaşamlarını sürdürmektedirler.
Yoksulluğa kısa erimli çözüm olarak bazı akademisyenlerce,kurumlarca bu AİLELERE (belki ev kadınları aracılığı ile) SINIRLI---DÜZENLİ NAKİT GELİR DESTEĞİ POLİTİKASI önerilmektedir. Bu konuda Boğaziçi Üniversitesince 24 senaryo üzerine teknik çalışmalar mevcuttur.Örneğin iki aşamalı düşünülen bir çalışmada;
1.aşama………..Günde 2.15 doların altında günlükle yaşayanlar(nüfusun %14’ü)
Ayda 65 dolar gelir desteği(1.7 milyon aileye)
GSMH’nın binde 56’sını oluşturuyor.
2.aşama ………yani daha sonraki aşamada düşünülebilecek ise;
Ayda 100 dolar gelir desteği. GSMH’nın binde 87’sini oluşturuyor.
Bu rakamlar yoksul ailelere ayda65—100 dolarlık gelir desteğinin kaynak anlamında ülke bütçesinde önemli bir yer tutmadığını kanıtlamaktadır. Demek ki KAYNAK KITLIĞI diye bir mazeret söz konusu değildir.
Olayın tartışılan diğer boyutu böyle bir yardımın insanları tembelliğe alıştıracağı veya insan onuruna uygun olmadığı savı.Acaba öyle mi?
Örneğin CHP “sıfır açlık projesi”ne vurgu yaparken sadaka kültürünün bir parçası haline dönüştürmekten söz etmekte,AİLE YARDIMI anlayışını netleştirmediklerini açıklamakta.Ancak,meseleyi şu kadar para vereceğiz noktasına indirgemenin doğru olmayacağını açıklamıştır. SOSYAL DEVLET ilkesine öncelik veren CHP ,bir taraftan netleştirilmeyen aile yardımı politikasından söz ederken diğer taraftan nakit gelir desteği politikasına ise sıcak bakmadığını ifade ediyor.
Yukarıda bir akademik öneri bir de sosyal politikalara önem veren bir siyasal partinin örtüşmeyen görüşleri açıklanmıştır. Ancak,1900’lü yıllar biterken ülke gündeminde büyük sorun haline gelen yoksulluğa çözüm konusunda kısa erimli acil ekonomik politikalar geliştirilmesi gerektiği de zorunludur. Bu bağlamda Mersin özelinde de Belediyeler, Kent Konseyinin,başta kadın dernekleri olmak üzere sivil toplum hareketlerinin de bu soruna yönelik çalışmaya bir uçtan başlamaları gerekir diye konuyu gündeme taşımak istedim.
*MERSİN YOKSULLUK HARİTASI
Dünyada az sayıda gelişmiş ülke küreselleşmeyi ekonomik anlamda yorumlayarak,insan unsurunu,demokratikleşmeyi,dengeli büyümeyi göz ardı etmek sureti ile geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler aleyhine büyümelerine devam etmektedirler. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler cari açıklarını dış borçlanma yoluyla finanse etme yoluna gitmekteler. Bu olgu da işsizliği,yoksulluğu giderek arttırmaktadır.
ABD odaklı IMF—Dünya Bankası—DTÖ(Dünya Ticaret Örgütü) gibi finans kuruluşları gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulluk ve işsizliği arttırırken artık giderek etkinliğini yitiren BM(Birleşmiş Milletler) ,”Yoksullukla Mücadele ve Demokratik Yönetişim” adı altında yoksulluğun azaltılması,çevre ve sürdürülebilir kalkınma,demokratik yönetişim ,çevre ve iklim değişikliği gibi konuları aynı kalkınma proğramı çerçevesinde cılız biçimde yürütmeye devam etmektedir.
6.5 milyar toplam dünya nüfusunun % 40’ı günde 2$’ın altında,% 17’si 1$’ın altında gelire sahiptir. Avrupa’da ise 1 inek günde 2$ teşvik almaktadır.Türkiye’de de nüfusun %24’ü günde 4.30$’ın ,%2’si ise1$’ın altında gelirle yaşamını sürdürmektedir.
Amaç GSMH(gayri safi milli hasıla) ‘yı arttırmak değil,sürdürülebilir,dengeli ve demokratik kalkınma içerisinde yaşam standardını yükselterek büyümeyi gerçekleştirmek olmalıdır. GSMH yerineBluton kuralındaki gibi GSMM(gayri safi milli mutluluk) büyütülmelidir.
ABD—IMF—Dünya Bankası—DTÖ—Küreselleşmeye karşın yoksulluk ve işsizliği yenme yönünde başarılı çalışmalardan esinlenmek gerekir. Örneğin bir tarafta teknoloji ve eğitime dayanarak gelişme yolunda ilerleyen Çin ve Hindistan,diğer tarafta ABD ve güdümündeki finans kuruluşlarına karşın solu iktidara taşıyan Güney Amerika ülkeleri..
Yoksul insanlar çok az konuşma fırsatı bulur. Konuştuklarında da kimse dinlemez. Özgür olmayı beklerler. Yoksul ülkelerde yoksul insanlar gibidir. Yoksulluk olmadan büyümeyi gerçekleştirmek sosyal devlet olmanın gereğidir. Yoksulların korunmasında Devlet ve yerel yönetimler daha aktif olmalıdır. Brezilya’da yoksullara,işsizlere uygulanan”asgari gelir desteği” uygulaması araştırılmalıdır. Türkiyede’de yoksulluk sınırındaki herkese ayda 100 $ gelir desteğinin bütçeye maliyeti yılda 4.3 milyar dolar olur. Bu ise toplam ulusal gelirin %1.78’ini oluşturacaktır. Doğan Grubunun satın aldığı İstanbul Hilton oteli arsası alanındaki plan değişikliğinden sağlatılan rantın 3 milyar $’ı geçtiğini belirtirsek rakamın boyutunu yerel yönetimler bazında daha iyi mukayese etmiş oluruz. Açıkçası 1—2 parseldeki kentsel rant yoksullara aktarılırsa Türkiye’deki her yoksula her ay 100$ ‘ın üzerinde geçim desteği sağlanmış olacaktır. Bu rakamı kent ölçeğinde değerlendirdiğimizde de yoksulluğa çözümün çok güç olmayacağı anlaşılacaktır. Önemli olan olayın ciddiyetini kavramak ve buna göre politikalar oluşturmaktır.
Dünya ve ülke genelindeki yukarıdaki genel açıklamalardan sonra Mersin’de ne yapılabilir. Her şeyden önce Valilik—İl Genel Meclisi veya başka birim veya birimleri aracılığı ile veya Mersin B.Şehir Belediye KENT KONSEYİ—YEREL GÜNDEM 21 bu konuyu gündemlerine alarak Üniversite aracılığı ile veya ciddi kamuoyu araştırma firmaları aracılığı ile Mersin’in yoksulluk haritasını çıkartarak işe başlanabilir. Bu harita kent bütününde ve hatta bölgeleri itibarı ile Mersin’in yoksulluk resmini çıkaracaktır. Mevcut durum tespiti yapıldıktan sonra çözüm konusunda Valilik ve B.Şehir Belediyesi öncülüğünde çözüm projeleri üretilmelidir. Sivil Toplum Örgütleri de bu bağlamda palyatif çalışmaları bırakarak somut,sonuca gidecek böylesine önemli bir projeye katkı sunmaya bakmalıdırlar. Yoksa her gün Mersin Kalkınması,Barış Kenti Mersin,Dünya Kenti Mersin sloganlarını soyut biçimde yinelemekten öteye gidilemez.
ABD odaklı IMF—Dünya Bankası—DTÖ(Dünya Ticaret Örgütü) gibi finans kuruluşları gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulluk ve işsizliği arttırırken artık giderek etkinliğini yitiren BM(Birleşmiş Milletler) ,”Yoksullukla Mücadele ve Demokratik Yönetişim” adı altında yoksulluğun azaltılması,çevre ve sürdürülebilir kalkınma,demokratik yönetişim ,çevre ve iklim değişikliği gibi konuları aynı kalkınma proğramı çerçevesinde cılız biçimde yürütmeye devam etmektedir.
6.5 milyar toplam dünya nüfusunun % 40’ı günde 2$’ın altında,% 17’si 1$’ın altında gelire sahiptir. Avrupa’da ise 1 inek günde 2$ teşvik almaktadır.Türkiye’de de nüfusun %24’ü günde 4.30$’ın ,%2’si ise1$’ın altında gelirle yaşamını sürdürmektedir.
Amaç GSMH(gayri safi milli hasıla) ‘yı arttırmak değil,sürdürülebilir,dengeli ve demokratik kalkınma içerisinde yaşam standardını yükselterek büyümeyi gerçekleştirmek olmalıdır. GSMH yerineBluton kuralındaki gibi GSMM(gayri safi milli mutluluk) büyütülmelidir.
ABD—IMF—Dünya Bankası—DTÖ—Küreselleşmeye karşın yoksulluk ve işsizliği yenme yönünde başarılı çalışmalardan esinlenmek gerekir. Örneğin bir tarafta teknoloji ve eğitime dayanarak gelişme yolunda ilerleyen Çin ve Hindistan,diğer tarafta ABD ve güdümündeki finans kuruluşlarına karşın solu iktidara taşıyan Güney Amerika ülkeleri..
Yoksul insanlar çok az konuşma fırsatı bulur. Konuştuklarında da kimse dinlemez. Özgür olmayı beklerler. Yoksul ülkelerde yoksul insanlar gibidir. Yoksulluk olmadan büyümeyi gerçekleştirmek sosyal devlet olmanın gereğidir. Yoksulların korunmasında Devlet ve yerel yönetimler daha aktif olmalıdır. Brezilya’da yoksullara,işsizlere uygulanan”asgari gelir desteği” uygulaması araştırılmalıdır. Türkiyede’de yoksulluk sınırındaki herkese ayda 100 $ gelir desteğinin bütçeye maliyeti yılda 4.3 milyar dolar olur. Bu ise toplam ulusal gelirin %1.78’ini oluşturacaktır. Doğan Grubunun satın aldığı İstanbul Hilton oteli arsası alanındaki plan değişikliğinden sağlatılan rantın 3 milyar $’ı geçtiğini belirtirsek rakamın boyutunu yerel yönetimler bazında daha iyi mukayese etmiş oluruz. Açıkçası 1—2 parseldeki kentsel rant yoksullara aktarılırsa Türkiye’deki her yoksula her ay 100$ ‘ın üzerinde geçim desteği sağlanmış olacaktır. Bu rakamı kent ölçeğinde değerlendirdiğimizde de yoksulluğa çözümün çok güç olmayacağı anlaşılacaktır. Önemli olan olayın ciddiyetini kavramak ve buna göre politikalar oluşturmaktır.
Dünya ve ülke genelindeki yukarıdaki genel açıklamalardan sonra Mersin’de ne yapılabilir. Her şeyden önce Valilik—İl Genel Meclisi veya başka birim veya birimleri aracılığı ile veya Mersin B.Şehir Belediye KENT KONSEYİ—YEREL GÜNDEM 21 bu konuyu gündemlerine alarak Üniversite aracılığı ile veya ciddi kamuoyu araştırma firmaları aracılığı ile Mersin’in yoksulluk haritasını çıkartarak işe başlanabilir. Bu harita kent bütününde ve hatta bölgeleri itibarı ile Mersin’in yoksulluk resmini çıkaracaktır. Mevcut durum tespiti yapıldıktan sonra çözüm konusunda Valilik ve B.Şehir Belediyesi öncülüğünde çözüm projeleri üretilmelidir. Sivil Toplum Örgütleri de bu bağlamda palyatif çalışmaları bırakarak somut,sonuca gidecek böylesine önemli bir projeye katkı sunmaya bakmalıdırlar. Yoksa her gün Mersin Kalkınması,Barış Kenti Mersin,Dünya Kenti Mersin sloganlarını soyut biçimde yinelemekten öteye gidilemez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
